Güney Afrika Cumhuriyeti’ne 13-21 Nisan tarihleri arasında 8 günlük harika bir seyahat gerçekleştirdim. 30-35 yıldan bu yana Dünya’nın çeşitli kıtaları, ülkeleri ve bölgelerine yaptığım seyahatlere böylece bir yenisi ve hem de en güzellerinden biri daha eklenmiş oldu. Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yaptığım gezi ile ilgili izlenimlerini paylaşacağım. Ama, öncelikle bu gezi nereden çıktı oradan başlayayım.
Yaklaşık 6 yıl önce, Zonguldak Sanayici ve İş İnsanları Derneği Başkanı seçilen Nejdet Tıskaoğlu ile önce telefon ile tanıştık. Yaptıkları başarılı çalışmaları ve sosyal faaliyetleri BRTV ekranlarında haber yaptık, bir yardım kampanyasını ciddi anlamda destekledik. Ardından da bizzat tanıştık. Arkadaşlığımız dostluğa dönüştü. İstanbul’da kablo sektöründe faaliyet gösteren Nejdet Tıskaoğlu, “Eve dönüş projesi” kapsamında, Çaycuma Organize Sanayi Bölgesi’nde de faaliyete başladı önce kiralık bir iş yerinde ardından da kendi fabrikasında üretime başladı. 500 dolayında bölgemiz insanına iş, aş istihdam sağladı. Bir yandan, ZONSİAD Başkanlığını başarı ile sürdürürken, bir yandan da Elcab Kablo şirketinde İstanbul ve Zonguldak Çaycuma’daki faaliyetlerine devam eden başarılı iş insanı Nejdet Tıskaoğlu’nun Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban şehrindeki üretim tesislerinde 200 çalışanı ile başarılı faaliyetler gösterdiğini birkaç kez BRTV ekranlarında yayınladık. Yaklaşık 2-3 yıldan bu yana birlikte Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gitme konusunda niyetlendik. Ve, nihayet bu gezi geçtiğimiz günlerde gerçekleşti.
Yolculuğumuz 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece, 01.45’de İstanbul Havaalanı’ndan başladı. Türk Hava Yolları ile gerçekleştireceğimiz uzun seyahat öncesinde Dünya’nın en büyük ve modern havalimanlarından biri olan İstanbul Havalimanının dış hatlar giden yolcu katında, Business Clas ve özel yolcular için ayrılan E kapısından girdik. Valizlerimizi teslim ettikten sonra, bu özel alanda yemeklerimizi yedik ve yolculuk hazırlıklarımızı yaptık.
İstanbul’da Türkiye saati ile 02.00 civarında başlayan yolculuğumuz, Cape Town Havaalanında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yerel saati ile 12.00 civarında sona erdi. O onda Türkiye’de saatler 13.00’tü. Havaalanında bizi Sumptuors-Lux African Travel and Safaris adlı turizm şirketinin Türk sahibi Ali Tarhan karşıladı. Çok yorgun olup olmadığımızı sordu, biz de yorgun olduğumuzu ancak aşırı yorgun olmadığımızı belirtince “o zaman hiç zaman kaybetmeyelim otelinize akşam getiriyim sizi, hemen Cape Town gezimize başlayalım” dedi.
İlk olarak bizi Jordan Wine Estade adlı harika bir yere getirdi. Üzüm bağlarından oluşan ve Cape Town’a yaklaşık 40 km. uzaklıktaki Simonsberg ve Helberberg dağları arasındaki 146 hektar hem beyaz, hem de kırmızı üzüm yetiştirilen ve Dünyanın en kaliteli şarap markalarından biri olan Jordan markasının üretiminin gerçekleştirildiği bu olağanüstü yerin doğal güzellikleri arasında, küçük bir göl kenarında aperatif bir şeyler atıştırdık. Ardından da, bağların bulunduğu aracı safari aracına benzeyen bir araç ile gezme imkanı bulduk. Bu muhteşem yerin kurucusu ve yerin geçmiş öyküsü ile ilgili rehberimiz Ali Tarhan kardeşimiz bizi bilgilendirdi. Gary Jordan ve eşi Kathy, atıl vaziyette bulunan ve o dönemde erik ve bakla yetiştirilen bu çiftliği satın almışlar. Gary Jordan, toprağın üzüm yetiştirilmesi için çok uygun olduğunu tesbit edince sıfırdan üzüm bağlarını kuruyor. Kathy Jordan işin pazarlama ve restaurant tarafına geliştiriyor. İlk hasat 1996 yılında alınıyor. Bu güzel çiftlikte Dünyanın en güzel üzümleri yetiştirilirken, çiftlik içindeki tesislerde de Jordan markası ile yine Dünyanın en güzel kırmızı ve beyaz şarapları üretiliyor. Bu arada, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde içinde bulunduğumuz üzüm bağlarına benzer 500 dolayında kayıtlı üzüm yetiştiricisi olduğunu ve Dünyanın önemli şarap üreticilerinden biri olduğu bilgisini de öğreniyoruz.
Son derece güzel ve keyifli bir yer olan Jordan çiftliğinde dinlendikten sonra Cape Town yakınlarındari Fransız köşesi anlamına gelen olan 20 bin nüfuslu Franschhoek adlı muhteşem bir kasabaya gittik. Nejdet Tıskaoğlu dostumuzun, Güney Afrika ve Cape Town’a her geldiğinde mutlaka gittiğini belirttiği bu muhteşem kasabada yaklaşık iki saate yakın vakit geçirdik. Kahvelerimizi yudumladık, temiz ve bakımlı sokaklarında yürüdük. Dünya markaları mağazaları, sanat galerilerini gezdik. Akşam yaklaşmıştı, bu güzel kasabadan ayrılarak Cape Town merkezine geçtik. Çok büyük bir Alışveriş Merkezi’nde Güney Afrika’nın muhteşem etlerinin lezzetini tattık. Arjantin’de yediğim ve halen damağımda tadı bulunan o Güney Amerika’nın etlerini andırıyordu ve son derece lezzetliydi. Garsonlar müşterileri ile ilgili ve güler yüzlülerdi. Restaurant Atlantik Okyanusu’nun hemen kıyısında yer alıyordu. Okyanusun rahatsız etmeyen ve hatta ferahlık veren esintisi içinde akşam yemeğimizi yedik. Ardından da, Cape Town’nun kaliteli otellerinden biri olan SKY otelimize yerleştik ve uzun uçak yolculuğumuzun ardından derin bir uyku çekerek, kahvaltısında otelin 25. Katında Nejdet Tıskaoğlu ile bir araya geldik. Bu arada, rehberimiz Ali Tarhan geldi. Kahvaltı yaptığımız yerin hemen üst kısmındaki yeri göstererek “Burası ünlü Cape Town’un simgesi Table Mountain (Masa Dağı), bugün Ümit Burnu tarafına gideceğiz, yarın da bu dağa teleferik ile çıkacağız” dedi. Evet, yıllardır adını duyduğum o ünlü Masa Dağı’nın hemen eteklerinde kahvaltı yaptığımızı böylece anlamış olduk.
Kahvaltının ardından, ilkokul yıllarından itibaren hep adını duyduğumuz Afrika kıtasının Güneybatı’daki en uç noktası olan Ümit Burnu’na doğru yola çıktık. Dünya’da bazı sembol yerler vardır, buraları görmek insanı heyecanlandırır. Geçen yıl Avrupa kıtasından, Afrika kıtasına değerli kardeşim Tuncay Ayvacık ile Cebelitarık Boğazı’ndan geçerken yaşadığımız yeni ve sembol bir yer görmenin mutluluğunu bu kez de Afrika’nın güneyinde yaşayacaktım. O güzel duygular ile yola çıktık. Cape Town’dan Ümit burnuna muhteşem manzaralı ve 114 virajlı, kayaya oyulmuş bir yoldan geçtik. Bir taraf uçurum, bir taraf Atlas Okyanusu’nun manzarası. Bu etkileyici yolun, Chapman’s Peak adlı herkesin durup fotoğraf çektirdiği o efsane noktada durarak biz de fotoğraf çektirdik. Ali Tarhan kardeşimizin, bizim için özel hazırlattığı yöresel meyve sularını muhteşem manzara eşliğinde tattık. Hout Bay adlı balıkçı limanı, uzun kumsalları geçtikten sonra Ümit Burnu’ndan önce Deniz Feneri’ne ulaştık. Burada kameramız ile çekimler yapıp, hatıra fotoğraflarımızı çektirdikten biraz geri dönüp, sahil yolundan Ümit Burnu’na ilerledik. Dünyanın her yerinden gelen yüzlerce turist ile birlikte Ümit Burnu’nda yani Afrika kıtasının güney batıdaki en uç noktasında bulunuyorduk. Rehberimiz Ali Tarhan Ümit Burnu ile ilgili bilgiler verdi. 1488 yılında Portekizli ünlü denizci Bartolemeu Dias tarafından keşfedilen Ümit burnunun kısa bir hikayesini de anlattı. Portekizli denizci Bartolomeu Dias Kral 2 II. Joao’nun emriyle Hindistan’a deniz yolunu bulmak için yola çıkar. Fırtınaya yakalanıp günlerce sürüklenir, fırtına dinince doğuya değil güneye gittiğini fark eder. Geri dönüp, Afrika’nın en güney uçunu dolaştığını anlar. Bu buruna önce, Fırtınalar Burnu, Cabo das Tormentas adı verilir. Daha sonra Portekiz kralı bu ismin moral bozabileceğini belirterek Ümit Burnu/ Cabo da Boa Esperança adını verir. Dias Ümit burnuna ayak basan ilk Avrupalı ama keşfetmedi. Orada zaten yerli Khoikhoi yerli halkı binlerce yıldır yaşıyordu. Dias’tan 9 yıl sonra yine ünlü bir denizci olan Vasco da Gama Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan’a ulaşınca, ticaret yolu açılmış oldu. Ümit Burnu’nda fotoğraflarımızı çektirip, görüntüler aldıktan sonra bu kez bir başka yoldan Cape Town’a dönüşe geçtik. Yine son derece güzel manzaralı yollardan geçiyor, bölgenin güzel manzaraları karşısında adeta büyüleniyorduk. Rehberimiz Ali, “sizi Penguenlerin olduğu çok güzel bir yere getireceğim” dedi. O yer, Boulders Beacah’ti. Uzun bir kuyruk vardı, sıraya girdik ve yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişin ardından içeri girerek, o sevimli Penguenleri izledik. Çekim yaparken adeta bize gösteri yapıyorlardı. Keyifli anlar geçirdik. Bu arada, bir turist hanımefendinin benimle selfie (özçekim) yapma isteğini önce anlayamadım, ardından da nedenini öğrenince mutlu oldum. Hanımefendi bizi ünlü birine benzetmiş, akıcı bir İngilizcem olmasını, hangi ünlüye benzettiğini öğrenmeyi o kadar çok isterdim. Ama, dil yok. Tarzanca vücut dili ve üç beş kelime ile akıcı bir konuşma olmuyor. Bu nedenle, her zaman gençlere mutlaka İngilizce başta olmak üzere dil öğrenmelerini hep öneriyorum. Penguenlerin olduğu bölgede, Türk Hava Yolları’nın 7 kişilik erkek ve kadınlardan oluşan ekibi ile karşılaştık. Kısa sohbet ettik, röportajlar yaptık. Ancak, gruptaki bir kişi “burada beklemeye gerek yok, Penguen görsek ne olur, görmesek ne olur, hadi Ümit Burnu’na gidelim” deyince, bizim THY ekibi bir anda kuyruktan ayrılıp, bizim az önce gittiğimiz Ümit Burnu’na doğru yola çıktılar. Biz de, Cape Town’da Renkli evler olarak bilinen Bo-Kaap mahallesine gittik. Cıvıl cıvıl sokaklar, güler yüzlü insanlar ile karşılaştık. Rehberimiz burada da evlerin neden renkli olduğunu anlattı. 1760’larda Malezya, Endonezya, Hindistan’dan getirilen köle olarak buraya yerleştirilen Cape Malay halkının özgürlüklerine kavuştuktan sonra bunu kutlamak için evlerini renkli hale getirdiklerini belirtti. Her rengin kendine göre bir anlamı varmış. Örneğin, Pembe: Mutluluk, Yeşil: Bereket, Sarı: Güneş gibi. Ama, artık anlamdan ziyade herkes zevkine göre boyamaya başlamış. Burada da bol bol fotoğraf çektirdik, görüntüler aldık.
